Pense Que

Introduction Introduction
Pourquoi ce livre? Pourquoi ce livre?

Présentation Présentation
Extraits de textes Extraits de textes
Sélection d'images Sélection d'images
Lettre à l'ONU Lettre à l'ONU
Auteurs Auteurs
Bon de commande Bon de commande

Articles de presse Articles de presse
Expositions Expositions
Journal de bord Journal de bord
Parole d'Exil Parole d'Exil
Vidéos Vidéos
ExpositionJournal de BordNo Comment

Articles de presse

Özgür Politika - 3 Kasim 2003
Zirek, "Düşün ki" isimli kitabında, "Düşün ki, doğduğun ülkenin, haritalarda ismi yok" ya da "Düşün ki, bilim ölüm nedenini bilmeyecek, çünkü bilim sürgünden anlamıyor" diyor. Tiyatrocu, sinema sanatçısı ve aynı zamanda yazar olan Zirek ile küçük bir çocukken filmini izlemeye gittiği Yılmaz Güney'in filmlerinde kötü adamları taşlamak için ceplerine taş koyduğu günlerden Güney'in son filmi Duvar'da kötü gardiyan Cafer'e kadar yaşamındaki önemli kesitleri, 12 Eylül askeri darbesi ardından başlayan sürgün hayatını ve sanatı konuştuk.

-Tiyatro ile nasıl tanıştınız?

Hakkari'nin Beytüşşebap ilçesinin Kiter köyünde bilinmeyen bir tarihte dünyaya geldim. Çocukluğum köyde doğan tüm Kürt çocukları gibi doğa ilişkileri ile büyüdüm. Çocukluk oyunlarımız hep doğadaki hayvanları taklit etmekle geçiyordu. Uzun kış geceleri ise köyün büyüğünün evinde toplanıp, çok doğal bir şekilde oynanan, daha doğrusu kökleri tarihimizden gelip bize iletilmek istenen Kürt aşklarını, kahramanlıklarını, savaşlarını, doğa ile ilişkilerini anlatan oyunların içerisinde kendimi buldum. Daha doğrusu ben tiyatronun ne olduğunu bilmeden o beni buldu. İlk oyunculuk hayatım ise Hakkari'ye yerleşip ilkokula kayıt olduktan sonra başladı. Türkçe'yi okulda öğrendiğim için, ailemin ev ödevlerinde yardımcı olma imkanları olmadığından, okulda dayak yememek için bize ezberletilen "Bir Türk dünyaya bedeldir", "Türküm doğruyum çalışkanım", "Eskişehir Eskişehir yalçın kaya" marşlarını unutmamak için okuldan eve giderken yüksek sesle söylüyordum. Bu da köyden yeni geldiğim için Hakkarili esnafı çok güldürüyordu. Karşılığında da cep harçlığım verilmeye başlandığı andan itibarinde, daha fazla güldürmek için ben de her gün yeni bir tarzda sunuyordum. Bu dönem 65-70'li yıllara denk geliyor. O zaman okuldaki tiyatro faaliyetlerine katılıyordum. Fakat asıl tiyatroyu anlamam ve amatörce de olsa ilgilenmem ise 70'li yılların ortalarında Kürdistan'da gelişen demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak kurulan derneklerde başladı. Bu gerçeklik bizi dernekteki arkadaşlarla yaptığımız kültürel gecelerin yanında toplumsal olayları anlatan oyunlara yöneltiyordu. Tabii ki oynadığımız her piyesin ertesi günü "ülkeyi bölmek ve ayrı bir devlet kurmaktan yargılanıyorduk!"

-Politik içerikli miydi oyunlarınız?

O dönemlerde oynanan her oyun veya kültürel geceler topluma bir mesaj vermek ve aydınlatmak düşüncesiyle yapılıyordu. İşin politik yönüne gelince bırakın sahneye çıkıp bir oyun oynamayı, Hakkari sokaklarında tur atmamız, kahveye girip çay içmemize bile politika yapıyoruz gözüyle bakılıyordu. Düşünün ki Teneke veya Aladağlı Miho gibi oyunları oynadığımız için illegal örgüt kurup ülkedeki iktidarı şiddet yoluyla yıkmak ve ayrı bir devlet kurmaktan cezalandırılıyorduk.

'Batı ile Doğu kültürleri arasında gidip geliyorum'

-Şimdi sürgündesiniz ama tiyatroya devam diyorsunuz. Nasıl bir fark var ülkede ve sürgünde tiyatro yapmak arasında?

Büyük farklar var bana göre. Bizim gibi toplumlarda her ne kadar teknoloji girmeye başladıysa da insanı hala doğayla samimi ilişkisi olan bir toplumuz. Batılı toplumların insanı ise toprağı bizden farklı hissediyor. Dolayısıyla bu sanat ve sanatçıya da yansıyor. Teorik yanını bir yana bırakırsak, köyde doğa ilişkisiyle başlayıp, Hakkarili esnafı güldürmekle devam eden, dernekte bir haftada ezberlenip şehir sineması kiralanıp her yaştan bin kişilik seyirci karşısında tüm inancımızla oynayıp, 125. ve 169. maddelerden yargılanıp, Paris'te Cafer rolüyle başlayan, tiyatro eğitimi alıp alıp, 20 yıllık sürgün yaşamından sonra Paris belediyesinin meydanındaki çimlerde uzanıp, Xerabete Xaço'nun "le le edulesiyle" konsantre olup 100 metre ilerdeki 62 kişilik tıklım tıklım dolu loş bir tiyatro salonunun sahnesinde, seyirci karşısına, Hakkari "şal û şepikleriyle" çıkmak arasındaki tiyatro farkını ben de anlamaya çalışıyorum. Bu arada Kürt bir arkadaşla kurduğumuz bir grubumuz var. Şimdiye kadar "Mem û Zîn" dahil 3 oyun sahneledik. Ayrıca Fransız gruplarıyla çalışıyorum. Yani kısacası Batı ile Doğu kültürleri arasında gidip geliyorum.

-Peki siyaset ve sonra sürgün hayatınız başlıyor. Darbeden önce cezaevine girdiniz ve 12 Eylül'de sonra ülkeden ayrıldınız...

Değişik tarihlerde değişik sürelerle cezaevinde kaldım. 12 Eylül'den sonra ise ülkede kalmadım, daha doğrusu kalamadım. Her sabah namazı için uyanan babamın "Kalk ülkede bir şeyler oluyor, haberleri dinle" uyarısı üstüne Kenan Evren'in darbe yaptığını öğrendim ve gelişmeleri dışardan izlemek amacıyla evi hemen terk ettim. O günden bu yana da dönme şartlarım doğmadı.

-Bir sanatçı için bu kadar uzun süre sürgünde yaşamak nasıl?

Sürgün yaşamı insana ait bazı derinlikleri çözmeye yarıyorsa da, kendini sürekli boşlukta hissettiğin bir yaşam. Sürgün fiziki yapınla, düşünce sisteminin, bilincinle birlikte yaşamadığı traji-komik bir yaşam. Hele birde insan ve doğa ilişkilerinin çok sıcak olduğu Hakkari gibi toplumdan gelip, 20 yıldır kapı komşusunu bile tanımadığın, dünya kültür merkezlerinden biri olan Paris'te sürgünü yaşamakta madalyonun öteki yüzü. Benim sürgün yaşamım ise köyü terk ettiğim çocuk yaşta başladığı için yaşamımın doğal bir parçası haline geldi.

-Yılmaz Güney ve sinemaya gelmek istiyorum. İlk karşılaşmanız nasıl oldu?

İlk tanışmamız filmlerinden. Hakkari yazlık sineması yanındaki ağaçlara çıkıp perdenin yarısını görüp izliyorduk. Yılmaz Güney'in filmleri bir günden fazla oynadığı için ertesi gün sinemanın diğer tarafındaki ağaçlara tırmanıp perdenin diyen yanını izliyorduk. Paramız olmaya başlayıp sinemaya giriş hakkımız doğduğunda ise paramız kadar filmi seyretme hakkımız vardı. Mesela giriş beş lira ise bizimde iki liramız varsa ikinci yarının başlarında içeri alınıyorduk. Biz de tabii ceplerimize taş doldurup ve özellikle Yılmaz Güney filmlerinde kötü adamları perdede taşlıyorduk. Çıkışta ise 'çirkin kral benim', 'Yılmaz Güney benim' gibi çocukluk kavgalarımız sabahlara kadar sürerdi.

Yılmaz Erdoğan o dönemi Vizontele filmiyle anlattı. Onların şansı evleri sinemanın hemen arkasındaydı. Akşamları damda divan kurulup, önemli filmlerde misafirler de davet edilip, semaverden de kaçak çaylar demlenip filmi izliyorlardı. Yılmaz'ın amcası ilk okul müdürümüz olduğu için korkudan o bölgeye yanaşamıyorduk.

Yılmaz Güney'le karşılaşmamıza gelince, çocukluk dönemlerinde piyasaya sürülen Yılmaz Güney Hakkari'ye gelecek dedikodularından umutsuzca bekleyişlerinden sonra ilk defa Duvar filminin çekimlerinde karşılaştım. Filme Kürt figüran arayan bir arkadaşa, tiyatro yaptığıma dair verdiğim mektuptan sonra çekimlerden bir gün önce çağrıldım. İlk karşılaşmamızda sıcak bir hoş geldinden sonra:

--Hakkarili minsin abi?

-Evet abi.

--İçinden misin?

-Evet abi.

-Dayanamayıp bir daha sordu;

-Abi gerçekten Hakkarili misin?

-Evet abi gerçekten.

-Asistanını çağırıp beni de gardiyan listesine kaydetmesini söyledi. Ayrılacağım anda bende dayanamayıp sordum.

-Abi özür dilerim niçin üç defa Hakkarili olduğumu sordunuz?

İçten, çok sıcak bir gülümsemeyle

-Abi hayatımda hiç Hakkarili görmedim de, ondan sordum.

'Ne kadar fazla küfür yersen bil ki o kadar başarılısın...'

-Cafer rolünün kararı o anda mı alındı?

Hayır, sonraki gün olacak, Cafer'in ilk planı için benim de içlerinde bulunduğum birkaç kişiyi çağırdı. İzzet Akay kameradan bakıp çocuğa küfür edip dövmemizi istedi. Ben sıramı bitirdikten sonra Akay, Yılmaz Güney'e bir şeyler söyledi. O da benim bir daha rolümü yapmamı çünkü kendisinin kameradan bakmak istediğini söyledi. Bitirdikten sonra beni bir kenara çekti ve:

-Abi bak benim Türkiye'den faşist gardiyan getirme olanağım yok ve bu rolü yapacaksın.

Bende tabii bir mutluluk hissi doğdu:

-Abi ben buraya rol seçmeye gelmedim ki, nasıl uygun görüyorsan ve ben elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım.

Ayrılmadan önce,

-Abi şunu da unutma, seyirciden ne kadar fazla küfür yersen bil ki o kadar başarılı olmuşsun, demişti.

-Peki Yılmaz Güney ile tanışmak, çalışmak nasıl bir duygu?

Anlatılması karmaşık bir duygu, o çocukluktan kalan çirkin kral kareleriyle bakıyorsun. Hatta ilk günlerde ceketini çıkardığında acaba belinde kaç tane tabanca var gözüyle bakıyordum. Üç aylık beraberliğimiz oldu ve çirkin kral ilişkileri yerini, unutulmayacak çok sıcak insan ilişkilerine bıraktı.

Düşün ki Kürtsün...

-Sinema, tiyatro derken, bir de kitap yazdınız... "Düşün ki" kitabını yazmanızdaki amacınız nedir?

Kitap her şeyden önce çocukluk çağlarından başlayıp yaşanan her türlü sürgünün bir ürünü olarak doğdu. Tarz konusuna gelince belki 40 yıllık sürgün yaşamını ve ona neden olan olayları anlatıp, insanlara bazı soruları 126 cümle ve yanımda saklayabildiğim özel fotoğraflarımdan, eşimin yaptığı tablolarla anlatabilmek, yeni bir tarz olabilir. Kopya olmadıktan sonra yeni yazılan her cümle, okunan her şiir, yaşanan her roman, oynanan her oyun, çekilen her film karesi yeni bir tarzdır. Birde klasik bir şekilde anlatma yerine, insanları benim yaşadıklarımı, bilinçlerinde yaşamayı hissetmeye çağırdım. O yüzden tüm cümleler "Düşün ki" ile başlıyor. Düşün ki Kürtsün cümlesini acaba bir Fransız, İngiliz, veya bir Amerikalı düşündüğünde tepkisi nasıl olura cevap aramaya çalıştım. Birde ülkesini, dilini, dinini, rengini düşünmeden kendisini doğduğu topraklardan uzak hisseden insanlarla bazı güzel duyguları paylaşmak istedim.

Kaynak : http://www.ozgurpolitika.org/2003/11/03/hab22.html



penseque|penseque.com | Développeur Web